Episode Transcript
[00:00:00] Koray Kılıç. Tanrı'nın bize olan sevgisini gördük ve buna inandık. Tanrı sevgidir. Sevgide yaşayan Tanrı'da yaşar. Tanrı da O'nda yaşar. Bu İncil'de geçen çok güzel bir ayet. Aslında aile olarak bizim Tanrı'yı tanımamızda çok önemli bir yere de sahip. Bu ayette geçen Tanrı nedir ve sevgi nedir kavramları aslında her insanın, bilmiyorum düşündü mü, düşünür mü, düşünmez mi ama gerçekten ele alması gereken bir konu. Çünkü Tanrı'nın nedir sorusunun cevabını bu soruyu duydum ama cevabını maalesef o anda veremedim. Ve bu bende büyük derin bir iz bırakmıştır. Çünkü bu soruyu soran benim kardeşimdir ve bu soruyu sorduktan kısa bir süre sonra onu Rabbim yanına gönderdik. Tabii ki çok ağrılı sancılı ve zor bir süreç bu ve nasıl denir?
[00:00:56] o boşluğu doldurabilecek de aslında bakarsanız hiçbir şey olmadığını fark ediyorsunuz etrafınızda. Çünkü hani o dağ gibi insanlar nasıl derler kol kasları işte bacak kaslarından daha geniş adamlar bile böyle bir acı yaşadıktan sonra ne kadar aciz ne kadar zavallı olduklarının farkına varırlar. Çünkü sevdiği bir şeyi kaybetmek insanın ve özellikle çok sevdiği, değer verdiği bir insanı kaybetmek maalesef insanı aslında o kadar yoruyor ki, o kadar yıpratıyor ki ve ne olduğunu anlatıyor ki bunu bu şekilde öğrenebilmek bazen zoruna gidiyor insanın. Bu soruyu duyduktan sonra ve maalesef bir cevap veremedikten sonra annemin de yoğun ısrarları üzerine Zaten yaşadığım İstanbul'a döndüm kısa bir süre ve oradan bir kırtasiyeye girdim. O kırtasiyede ne kadar işte Tevrat, Zebur, İncil varsa hepsini aldım. Ondan sonra eve getirdim. Dedim ki herkes okusun. Çünkü bu kitaplardan önce araştırdığımız, en azından kendi adıma araştırdığım kitap Kur'an'dı. Bu soruyu Her sayfasında, her satırına sordum. Bir cevap alamadığımı düşündüm. Bu benim düşüncem. Çünkü biliyorsunuz insanlar bugün ateist olabilir, deist olabilir, ne bileyim, panteist olabilir, her şey olabilir. Ama bu soruyu eğer gerçekten soruyorsanız yüreğinizde bir şeyi unutmayın. Tanrı'nın çok güzel iki armağını var insana. Birisi özgür irade, birisi de Tanrı kavramı. O sonsuzluk kavramı. Bu bilinçle uyanıyorsun, bu bilinçle uyuyorsun. Bunları biliyorsun ve özgür iradeye sahipsin. İstersen bunu araştırabilirsin, istersen araştırmayabilirsin. İstersen araştırdığın konuda istediğin şıkkı da seçebilirsin. Bunda Tanrı seni özgür bırakmış. Ama Tanrı özgür bırakmış neden bunu kullanmıyoruz? Beni düşündüren soru bu oldu. Bu kadar sene yaşamışım ve bir tek soruya cevap veremedim. Bu çok kötü değil mi? Çünkü abi kardeş olarak paylaştığımız noktayı gerçekten biliyorum. Dostluk seviyesinin üstünde bir durum ama verilemeyen bir cevap abi olarak ne kadar kötü. İşte araştırdığımda bu sorunun cevabını burada bulamadım, veremedim. Yani gidip de işte yanına oturup, ya o gün bana bu soruyu sormuştum cevap veremedik ama bu sorunun cevabı işte şudur diyebilecek bir şeyle karşılaşmadım. O yüzden zaten Tevrat'ı, Zebur'u, İncil okumaya başladık. İşte başa dönersek, Tanrı'nın bize olan sevgisini gördük ve buna inandık. Tanrı sevgidir. Sevgi de yaşayan Tanrı'da yaşar. Tanrı da onda yaşardı. Sorunun cevabı. Bu sorunun cevabını Bulmak evet araştırmalarla oldu ama onu kaybettiğimizde o hani hayatımızın en uzun koridorundan, en anlamsız koridordan ve en bildiğim koridorundan yani askerlik dönemimden hatırladığım, bildiğim maalesef defalarca gidip geçtiğim o koridorların birinden en sevdiğim adama doğru yürüdüğüm için ve onu teşhis ettiğim için biraz öfkeliydim de. Evet tanrı nedir sorsun cevabını bulmuş olabilirim.
[00:03:54] Ama bu, o sorunun cevabıyla rahatladığım anlamına gelmiyor. O sorunun cevabını verdikten sonra yüreğimde yavaş yavaş öfke hissettim. Yavaş yavaş o acizliğim vermiş olduğu duyguları hissetmeye başladım. Kendi sorularım oluşmaya başladı çünkü karşımda bir kişilik vardı. Hani bilmediğim bir şey yoktu, bir kişiliği vardı, bir tanrı kavramı evet içi artık yavaş yavaş doluyordu ama onu tanıdıkça da ona olan sorularımı dinlemeye başlayınca bu sefer öfke hakim olmaya başladı. Neden böyle bir şey yaptı ki? Emin küçüğünü bizden aldı ki? Yani neden en sevdiğimizdi? Hani yani elimizden aldı? Nedendi hani? Madem büyüktü, madem her şey kadirdi, neden bunu bize yaptı? İşte bunu düşününce insan öfkeye kapılıyor. Ve öfkeye kapıldıkça daha da böyle derinlerden diyorsun ki işte neden bunu yapıyorsun, neden, neden, neden? Bu nedenlerin sayısı arttıkça aslında bir şeyi fark ediyorsun tekrar. Kendi sorunlarını, problemlerini başkasına yüklemeyi o kadar güzel beceriyorsun ki, kendi acılarını başkasının üstüne atıp da böyle oh, bir oh çekmeyi o kadar arzuluyorsun ki, Ama hayat böyle bir şey olabilir ama tanrıdaki gerçeklik böyle bir şey değil. Onunla dost olabilmek, onunla barışabilmek kavramları hayatına girmek zorunda. Çünkü bir insan ancak bu şekilde değişebiliyor. Bunu gördüm, bunu öğrendim, bunu biliyorum, bunu anlatabilirim. Başka anlatabilecek bir şeyim yok. Çünkü tanrıyla o birlikteliği, o öfkeli halini ona affettikçe bunun sebebi sensin dedikçe böyle oldukça şöyle oldukça ve sessizce karşında bekleyen ellerini kollarını aşmış ne bileyim göğsünde seni yaslamak isteyen o babayla karşılaşınca bazen çoğu zaman utanma da başlıyor insanda. Diyorsun ki yani hani aslında hep ben konuştum biraz da dinlesem nasıl olur? İşte o dinleyiş sırası bu öfkenin ardından gelen süreç. Ve o süreçte de konuşmaya başlayınca hani Eybe diyor ya, şimdi kuşağını beline bağla, sen sus ben konuşayım. Konuşsun bırak hayatında. Çünkü çok değerli. Değişimini sağlayan en önemli şey. Dinlemek, öğrenmek, onunla birlikte büyümek muhteşem. İşte bunu yaşadık hayatımızda. En azından ben kendi hayatımda. Ve Kıvanç'ta olan o diyaloğumun ardında tanıttığımda anlatabileceğim şey ona teşekkür etmek olur. Çünkü günlerce, haftalarca, aylarca hani bir arkadaşınla, bir sevdiğinle, bir tanıdığınla konuşursun. Dünyanın, evrenin hakimini, yaratıcısını anlatmaya çalışırsın. Onun güzelliğini, onun yüceliğini paylaşmaya çalışırsın. Ama bize bu yüceliği, bu güzelliği, bu hikmeti tek cümleye sığdıran bir adamdı kardeşim. İlk başta böyle düşünüyordum. Diyordum ki ya işte Kıvanç yani. Ondan sonra yavaş yavaş ki süreçte aslında o lütfu bize sağlayanın Kıvanç değil de Tanrı olduğunu Aslında ne kadar büyük bir lütufla bu aleme, yani benim aleme de dokunduğunu ve bizi ayırmadığını, onun sayesinde bizi de gerçekten kendisiyle barıştırmak için çaba sarf ettiğini anlayınca başka bir sevindim. Başka bir yürek tutumuyla hareket etmeye başladım ve onu tanımak için her gün devamlı çalışıyorum. Kendimi de tanıtıyorum. Öfkemi işte ya Rab diyorum.
[00:07:31] Sevincimi de onunla paylaşıyorum. Sevgimi de. Şimdi bir gün evde oturuyorum, koltukta. Böyle televizyonun tam üstünde bir resim var. Ve o resime bakmadığımı algıladım. Bakmadığımı bir an hatırladım. Ama garip bir olay, gözümü kaldırıp da yine de bakmadım. Ve o zaman anladım ki o yukarıdakilere bir problem var. Ve çok önemli bir keşiftir benim için. İnsanın yüreğinde birçok şey saklı. Benimki de saklı. Ve bunu benden başka zaten bilen de bir tanrıdır. Herkes için de öyledir. Herkesin de aynı ortak noktada birleşiyoruz ama Bu yüreğin içinde öfke var, kim var, şehvet var, kırdığın anlar var, kırıldığın zamanlar var, sevgi var, birçok şey var. Ve o kırılmışlığımı hissettim. Yani beni neden bırakıp gittiğini düşündüm bir an. Ve buna kırılmışım ya, buna öfkelenmişim işin açıkçası. Bundan dolayı bilmiyorum, çok zordu. Bir an arkaya dönüp de baktığımda, çünkü seneler geçmiş ve ben Sesini unuttuğum için, üzgün olduğumu, ses tonunu unuttuğum için üzgün olduğum adamın fotoğrafına bakmamışım. Onunla o şeyi, paylaştığı yaşayamamışım. Özlemişim ama bunu hep yüreğime gömmüşüm. İşte o patlamayı yaşadığım an da çok değerlidir, benim için çok özeldir. Çünkü bir an, gerçeği söyleyeyim, ses tonunu tekrar duydum. Ve çok enteresandır, o günün akşamı sabahleyin uyandığımda yani akşamı yatıp sabahleyin uyandığımda kollarımın ağrıdığını hissettim. Çünkü yukarıda bir birlikteliğimiz vardı ve o kadar çok birbirimize sıkıca sarıldık ki. İşte o resme bakmayla başladı o yüreğimin yumuşaklığı, o taşlaşmış yüreği, o öfkenin artık o endip hali ve yavaş yavaş kendini salması. Tanrı'nın lütfuyla gerçekleşti bu ve bunu yaşayamayan, bunu yüreğine gömüp sonuna kadar o öfkesini, o acısını yüreğinde saklayıp devrilip giden insanlar var ve bu çok acı. Bunu yaşamalısın, yaşamalılar. Yaşamalıyız yani. Etrafımızda birçok insan bunu yaşamamış olabilir. Birçok insan yaşamış da olabilir. Ama hepimizin ortak bir noktası var. Bu yaşanacak. O yüzden Tanrı'yı bilelim. Tanrı'yı öğrenelim. Tanrı'yla sohbet edebilelim. Tanrı'yla barışmak isteyebilelim. Tanrı'ya yüreğimizi açabilelim. Yanımızdaki insanlarla konuşmakta güçlük çekiyoruz insan olarak. Ama Tanrı bizi her zaman dinler. Her zaman karşılık verir. Bunu bilelim. En iyi dost, en iyi öğretmen, en iyi ressam, en iyi mimar, en iyi doktor, en iyi öğretmen Tanrı olsun. En iyi baba. Şimdi yüreğimizde bu acılar varken ya bu acıyla karşılaşmışken ve araştırmalarımızı yapıyorken, o sorunun cevabını arıyorken bulamadığımızı fark ettik. Etrafta hani birisi bize İncil vermedi, birisi kilise var da demedi. Böyle birisiyle de karşılaşmadı. Hristiyan bir arkadaşım, dostum da olmadı benim ya da ailemin de öyle. Ve annemin bir ricası vardı. İşte dedi ki hani İstanbul'da belki vardır be oğlum. Hani biliyorum hani şey ama gitsen gelsen hani. O zaman da İstanbul'da bu arada çalışıyorum ama hiç gidesim yok artık. Yani hiç hem de. Ve ailemin yanında olma böyle bir içimde duygusu var. Ve gitmek de istemiyorum ama bu soruya kayıtsız kalamadım. Dedim ki tamam. İstanbul'a gittim, İstiklal'de dolaştım. Bir kitap evi buldum. Girdim içeriye, hoyratça sordum. Bana Tevrat, Zebur, İncil ne biliyorsan ver diye böyle. Çocuk da şaşırdı ama tamam dedi. Topladım iki poşet. Ondan sonra Antalya'ya geri geldim. Ardından şehirde bir gün dolaşıyorum, kar içinde. Kardeşimin ilkokulu vardı orada. Orayı görünce böyle bir duraksadım ama yoluma devam ettim. Sonra kafamı sağa bir çevirdim. Bir mozaikle karşılaştım. Bu nedir diye içeriye girdim ve oranın kilise olduğunu öğrendim. Çok şaşırdım. Direkt annemi aradım. Dedim ki hani Antalya'da kilise varmış. Nasıl yani dedi. E varmış dedim. Neredesin sen dedi. İşte dedim kare içinde şuradayım. Geldiler. Enteresan biçimde. Ve o aradaki yetkililerle konuştular oradaki. Ardından çok kısa sürdü annemin gerçekten iman etme şeyi. Tabii yaşadıkları kendi ağzından dinlerseniz değerlidir. Babam da öyle. Ama benimki bunlara bulunama rağmen Hani ilk İncil'i bulup getirmiş olmama rağmen, kiliseyle işte ilk karşılaşmış olmama rağmen çok uzun sürdü. Çok uzun sürdü. Kiliseye gidip geliyordum. Ondan sonra oradaki insanlarla sohbet ediyordum. Evet. Sonra onları dinliyordum. Bazen etkinliklere katılıyordum falan ama öyle öyle değil yani. O Tanrı'yla barışma süreci benim çok uzun bir zamanım aldı. İhtiyacım olan bir şeydi ki bu zaman. Çünkü insanlara Tanrı'nın dokunuşu farklı farklı. Yani zaten hepimizinki aynı olsa sıkıntı var diyebiliriz yani. Bu anlamadığımız bir durum ama. Bazısınki kısa, bazısınki uzun. Bazısınki derin, bazısınki yüksek. Bazısınki alşak. Bu Tanrı'yla ilgili bir mevzuat. Ama neyi istediğimizin, neye ihtiyacımız olduğunu bilen bir babamızın olması da çok önemli. Çünkü yavaş yavaş ellerinde büyütürken o süreçten, o süzgeçten geçmek bazen tatlı gelmiyor ama olması gereken bir şey. O şekilde ancak anlayabiliyoruz onu. Aslında hepimiz bir hikayeyi çok iyi biliyoruz. Elmayı ye, yememe durumu. Bunu hepimizin belleğinde yer etmiş bir hikayedir. Bazen böyle tatlı şekilde anlatılır. İşte dostlar dost meclisinde, arkadaş meclisinde, ne bileyim okulda, işte evde, şurada burada. Bazen de ne bileyim öyle işte şunu biliyor muydun, şu hikayeyi biliyor muydun diye anlatılır. Hepimiz bu hikayeyi biliriz ama çok azımız bu hikayenin önemini bilir, önemini kavrayabilir. Ki duamız da herkesin bir gün kavrayabilmesi. Çünkü noktamız işte tam da orası önem arz ettiğimiz nokta. Çünkü Tanrı'dan ayrılışımızın maalesef başladığı nokta orası. Ayrılıyoruz ama niçin ayrıldığımızı da bilmiyoruz bu arada. Çünkü o kadar basit bir hikaye olmuş ki artık. O kadar basite almamız gereken bir şekilde anlatılmış, iğrenilmiş ki. Önemini sanki değersiz bir durummuş gibi addediyoruz. Oysa o kadar önemli. O kadar önemli bir şey ki. Neden ayrıldığımızın hikayesinin başlangıç noktası ve bu ilk orijinal günahla birlikte tüm insanlık maalesef bu günah batağına düşüyor. Yani iki yaşındaki bir çocuğa masanın üstündeki çikolatayı yeme dediğinde ve sırtını döndüğünde o çikolatayı gider yer, dönüp sorduğunda nerede bu çikolata? Ben yemedim ki der. O içimize işleyen işte bu günahlı durum maalesef kendini daha o yaşta bile gösterebilir. İşte sıkıntımız bu. Çünkü kutsal, kutsal, kutsal olan Tanrı'yla karşılaşmak istiyoruz. O'na derdimizi anlatmak istiyoruz. O'nu dinlemek istiyoruz. Ama bunu kendimizce hani iyiyiz ya hani bunu hak ederek hani sanki hak ediyormuşuz gibi bir durum oluyor. Bu yanlışlıktan kurtulmak zorundayız. Kurtulmamız gerekiyor. Kutsal olan Tanrı'yla birlikteliğin önemini anlamamız gerekiyor. ve bu yüzden de barışmamız gerekiyor. Ama barışma eğer varsa şayet bir ayrılma da söz konusu ve bu ayrılmanın neticesinde Tanrı'nın bu barışmayı sağlamak için verebileceğimiz O'na herhangi bir şey de yok. Çünkü her şey O'na ait ve borcumuz o kadar büyük ki Bu borcu ödeyebilecek bir durumumuz yok. Ve o zaman işte Rabbin o ol dediğinde olan o sözü, o yaşam veren sözü, dağlar denizler olsun dediğinde olan, hani içindeki yeşillikler denizler olsun dediğinde olan, hayvanları işte ne bileyim yaratan o Tanrı, insanı yaratan Tanrı, seni beni yaratan Tanrı, bu günahın bedenini ödemek için bir beden alıp aramıza geliyor. Ve bu bedeli ödediğinde şöyle bir şey gerçekleşiyor. Evet bu bedeli ödemeli, ölmeli, üç gün sonra dirilmeli ve güya alınmalı. İşte bu gerçekliğin dirilişinin adıdır Paskalya. Ama ben bunu her seferinde söylüyorum. Yalnızca işte Mart ayının ortalarında işte ne bileyim Nisan'ın başlarında değil. Bu her pazar Kendisine Hristiyan diyen bir insanın karşılaştığı ama hayatında her an yaşadığı bir şey. Çünkü İsa dirildi ve yaşıyor. O yaşamla biz nefes alıyoruz, yaşam buluyoruz. Çünkü imanımız o boş mezara bizim. Bizim için önemli olan günün anlamı bu benim için. Hristiyanlar için bir çarmıh gerçeği var. Ama aynı çarmıha bakan iki çeşit insan var. Birisi şunu düşünebilir. İyi, güzel, tamam. Ama hani dövüldü, sövüldü, yüzüne tükürüldü, yetmedi çarmıha gerildi ve oradan bile inemeyen, aciz birisini görüyor olabilir. Ama bir diğeri o çarmıhta senin için ödenen bedeli, kendisi için ödenen bedeli ve merhameti, sevgiyi görür. Ve zaten bu yüzden işte ayrılamaz o çarmanın dibinden. Ve bu çarmı aynı zamanda bir şey anlatır bize. Tanrı'nın öldüğünü, üç gün sonra dirildiğini ve göğe alındığını. İşte o diriliş insanın yüreğinde, insanın bedeninde o kadar büyük bir çığır açar ki. Çünkü ölüm yenilmiştir. Aslında senin ve benim hak ettiğim o ceza ödenmiştir. Bedeli ödenmiştir. Bunu normal günlük hayatta düşünmeyen Düşünmeyen kardeşlerim, düşünmeyen insanlar, düşünmeyen arkadaşlarım bir an durup düşünürlerse aslında neyle karşılaştıklarının farkına varabilirler. Çünkü bir insan başka bir insan için zor bir şeyini verir. Ama sevdiği için, değer verdiği için belki bir takım şeylere katlanabilir. Ama Yaratan Tanrı tüm dünya için bunu yaptı. Ve bunu neden yaptı, bunu benim için neden yaptı diye düşündüğümüzde aslında Kore olarak çok da öyle sevilesi, ne bileyim merhamet gösterilisi bir adam mıyım değil miyim bunu bilemem. Ama Tanrı'nın önünde gerçekten hepimiz eşitiz ve kutsal olan Tanrı'nın önünde maalesef herhangi bir şeyi de hak etmiyoruz. Ama o sevgiyi anlayabilme lütfunu bize sağlıyor. Daha önceleri, hayatımda daha önceki durumlarda bilmediğim sevgiyi tarif etmeye çalışırdım insanda. Ve şu anda da öyle. Herkes birbirine bir şekilde bir sevgi tarifi var. Yapıyor bunu ama bugün sana yapıyor, yarın ona yapıyor. Diğer gün başka günlerde başka tariflerini başkalarına söylüyor. Ama değişmeyen bir şeye ihtiyacımız var bizim ve Tanrı'dır. İşte bu Tanrı ölümü yenişiyle ve tekrar dirilişiyle sana yaşam verir. Senin borcunu ödeyen, o günahtan kurtulmanı sağlayan günahın bedenini ödeyerek sana merhametle bu sevgiyi sunan, yaşamı sunan bu değerli babayı kim tanımak istemez? Kim onunla oturup sohbet etmek istemez? Kim yüreğini dökmek istemez? Kim ne bileyim acılarını. Ya işte bunu yaşadım ama hadi gel bunu tartışalım demek istemez. Çünkü biliyorum yani hani bunu söylemek için herhangi bir güce sahip olmak gerekmiyor. Her insanın yüreğinde sakladığı çok şey var ve bu çok şeyi anlatamayacak durumları var. Anlatamazsın ki anlatamıyorsun. Paylaşamıyorsun. Anlaşılmayacağını düşünüyorsun. Ama seni her türlü anlayan, yaşadığın her şeyi aşağı yukarı yaşamış değerli bir babamız var. İşte ona yüreğini dökebilmek, bu özgürlüğü hissedebilmek, bilebilmek çok değerlidir. Paskalya'da aslında bu sevinci yaşamıştım ben. Yani bir taraftan hepimizin, herkesin aynı şeyi yaşadığı durumda, bazısı hüzünlü bir şekilde yaşarken, bazısı sevinçli bir şekilde yaşar. Çok böyle ekstrem bir durumum yok çünkü dediğim gibi her hafta, her gün, her saniye yaşanması gereken bir coşkuymuş gibi geliyor bana bu. Özellikle bir gün olduğu için de bunu ne bileyim dile getirmek, dostlarla, arkadaşlarla sohbet arasında Tanrı senin neyine katlandı be kardeşim demek, hani bunu böyle bu yürek tutumuyla oturup dertleşirken aynı zamanda bize bu dirilişle yaşam veren Tanrı'yı yüceltmek çok değerli benim için.